Mollalarımızın Büyük Özlemi
Dünya ve evren sorunlarına vahiylerle çözüm sağlanamaz, hiçbir zaman sağlanamamıştır. Akla üstünlük tanımadıkça ve vahyin yerine aklı koymadıkça geriliklerden, ilkeliklerden kurtulunamaz. Batı uygarlığı, vahiyciliğin değil, akılcılığın yarattığı bir uygarlıktır. Sayıları ve etkinlikleri giderek artmakta olan mollalarımız, Atatürk’ün akılcı eğitim usulleriyle uygarlık rayına oturttuğu bu toplumu, vahiyci eğitim usulleriyle ortaçağ bataklığa sürükleme amacındadırlar. Türkiye’nin (ve İslam dünyasının) gömülü bulunduğu geriliklerden kurtulabilmesi için vahyin akla üstünlüğü ilkesine sarılmak ve yaşam sorunlarına Kur’an aracılığı ile çözüm bulmak gerektiğini savunurlar ve özetle şöyle derler:
Tanrı’nın öngördüğü yaradılış düzenine uygun eylemler, vahiy şeklinde inmiş olan Tanrısal buyruklara ayarlanmalıdır. Bu buyruklar insanlara iletildiği an ilim haline dönüşüp akıl üstü bir nitelik taşırlar. Bu nedenle insanların eğitiminde vahiyler esas tutulmak gerekir. Aklın görevi vahiyler doğrultusunda iş görmektedir. Vahyi bir kenara bırakıp akıl yolunu seçmek, hem Tanrı’yı yadsımak (inkar etmek) ve hem de ilim ve bilgiden yoksun kalmak demek olur. Öte yandan Tanrı’nın izni ve isteği olmadan hiçbir şey gerçekleşemez, hiçbir şey elde edilemez. Bu izin ve istek ise, Tanrı’nın mutlak keyfiliğine bağlı bir şeydir. Örneğin Tanrı, ”..dilediğinin kalbini açar ve onu Müslüman yapar, dilediğininkini kapatıp kafir kılar (En’am 125). Dilediğini hidayete erdirir, doğru yola sokar, dilediğini de şaşırtır ve doğru yoldan saptırır (A’raf 178, Fatır 8). Dilediğine azab, dilediğine de merhamet eder. (Ankebut 21). Dilediğine az, dilediğine bol rızık (mal, mülk, para vb…) verir. (Nahl 71)
İlim ve bilgi dağıtımı bakımından da durum budur, yani Tanrı, dilediği kişilere, dilediği ölçüde (kiminle az, kimine de çok) bilgi ve anlayış gücü verir. Her ne kadar Kur’an’ı, herkes tarafından anlaşılsın diye Arapça olarak apaçık bir dille indirdiğini bildirmiş ise de gönderdiği ayetlerin tümünün herkes tarafından anlaşılmasını istememiştir. Bundan dolayıdır ki bazı ayetleri muhkem, bazı ayetleri de müteşabih nitelikle indirmiştir. Muhkem ayetler herkes tarafından anlaşılabilecek kesin ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise, çeşitli anlamlara gelebilen ve herkes tarafından anlaşılmayacak nitelikte ayetlerdir ki bunların yorumunu ancak Tanrı’nın bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli (ve yetenekli) kıldığı kişiler bilir. Ve bu kişiler ki Kur’an’ı toplum adına yorumlayıp Tanrı’nın vahiylerini insanlara bilim olarak aktarırlar (Al-i İmran 7)
Ve işte mollalarımız bu yukardaki iddialara sarılmış olacaktırki, kendilerini çağdaş ulema kertesine ermiş gibi gösterirler ve Kuran’ı yorumlama yetkisinin kendilerine özgü bulunduğunu söylerler. Anlatmak isterler ki, ülkemizin ve İslam dünyasının geri kalmışlığının nedeni, Kuran’ın yanlış anlaşılması, yanlış uygulamasıdır ve şimdi onlar sayesindedir ki bu yanlış anlama ve uygulama giderilecek, Türkiye (ve İslam dünyası) kurtuluşa çıkmış olacaktır. Bu tür masallarla insanlarımızı kandıran mollalarımıza verilecek yanıt kısaca şu olmak gerekir ki, dünya ve evren sorunlarına vahiylerle çözüm sağlanamaz, hiçbir zaman sağlanamamıştır.
Akla üstünlük tanımadıkça ve vahyin yerine aklı koymadıkça geriliklerden, ilkeliklerden kurtulunamaz. Batı uygarlığı, vahiyciliğin değil, akılcılığın yarattığı bir uygarlıktır. Eğer vaktiyle İslam uygarlığı diye bir şey var oldu ise bu uygarlık vahyin ürünü olarak değil fakat eski Yunan’ın akılcı bilimlerinden yararlanmış olanların oluşturdukları bir uygarlıktır. Bunun böyle olduğunu onlar kendi ağızlarıyla itiraf etmişlerdir ki, al-Razı (865-932), al-Kindi (ölümü 819), al-Cahiz (776-869) gibi isimler verilebilecek nice örneklerden sadece birkaçıdır. Kitab al- Hayavan adlı yapıtında al-Cahiz özetle şöyle der: Eğer edebi hikmetlerle dolu eski Yunan kaynaklarına sahip olmasaydık.. şimdi erişmiş olduğumuz her bilgiden yoksun kalırdır…”
Ne yazık ki Atatürk’ün molla egemenliğinden kurtardığı insanlarımız bugün yine bu aynı ellere terk edilmiş olarak şeriat verilerini rehber edinme geleneğine saplanmışlardır. Bundan dolayıdır ki yaşam sorunlarına, akılcı yoldan çözüm arayacakları yerde mollalardan fetva almayı yeğlerler.
En basit işleri bile onlara danışmadan göremez olmuşlardır. Sordukları sorular, fikirsel bakımdan ne kadar zavallı kertede olduklarını, daha doğrusu akılsızlıklarının kanıtıdır: Örneğin ramazanda oruçlu iken yurtdışına ihraç etmek üzere çiçek toplamanın orucu bozup bozmadığını ya da oruçlu iken arkadan ya da önden fitil koymanın orucu bozup bozmayacağını soranlardan tutunuz da, tuvalette iken konuşmanın, ya da üzerinde Arap harfleri bulunan paralarla tuvalete girmenin, ya da peruk takarak derse girmenin günah olup olmadığını, internetten Kuran okumak için aptes almanın gerekip gerekmeyeceğini, ay toprağı ile Teyemmüm’ün mümkün olup olmadığını (ve daha buna benzer aklı durduran nice soruları) soranlara varıncaya kadar, saymakla bitmez nice zavallı örnekler var karşımızda (Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayımlanan Günümüz Meselelerine Fetvalar adlı Cep kitaplarına bakınız. Uygarlaşmak isteyen bir ülkenin, her şeyden önce kendi insanlarını, vahyin üstünlüğü inançlarıyla değil fakat akıl rehberliği ile düşünebilir kerteye getirebileceğini bilmem ne zaman öğrenebileceğiz.
Prof. Dr. İlhan Arsel Cumhuriyet, 8 Şubat 2003