Mollalarımızın Büyük Özlemi
Dünya ve evren sorunlarına vahiylerle çözüm sağlanamaz, hiçbir zaman sağlanamamıştır. Akla üstünlük tanımadıkça ve vahyin yerine aklı koymadıkça geriliklerden, ilkeliklerden kurtulunamaz. Batı uygarlığı, vahiyciliğin değil, akılcılığın yarattığı bir uygarlıktır. Sayıları ve etkinlikleri giderek artmakta olan mollalarımız, Atatürk’ün akılcı eğitim usulleriyle uygarlık rayına oturttuğu bu toplumu, vahiyci eğitim usulleriyle ortaçağ bataklığa sürükleme amacındadırlar. Türkiye’nin (ve İslam dünyasının) gömülü bulunduğu geriliklerden kurtulabilmesi için vahyin akla üstünlüğü ilkesine sarılmak ve yaşam sorunlarına Kur’an aracılığı ile çözüm bulmak gerektiğini savunurlar ve özetle şöyle derler:
Tanrı’nın öngördüğü yaradılış düzenine uygun eylemler, vahiy şeklinde inmiş olan Tanrısal buyruklara ayarlanmalıdır. Bu buyruklar insanlara iletildiği an ilim haline dönüşüp akıl üstü bir nitelik taşırlar. Bu nedenle insanların eğitiminde vahiyler esas tutulmak gerekir. Aklın görevi vahiyler doğrultusunda iş görmektedir. Vahyi bir kenara bırakıp akıl yolunu seçmek, hem Tanrı’yı yadsımak (inkar etmek) ve hem de ilim ve bilgiden yoksun kalmak demek olur. Öte yandan Tanrı’nın izni ve isteği olmadan hiçbir şey gerçekleşemez, hiçbir şey elde edilemez. Bu izin ve istek ise, Tanrı’nın mutlak keyfiliğine bağlı bir şeydir. Örneğin Tanrı, ”..dilediğinin kalbini açar ve onu Müslüman yapar, dilediğininkini kapatıp kafir kılar (En’am 125). Dilediğini hidayete erdirir, doğru yola sokar, dilediğini de şaşırtır ve doğru yoldan saptırır (A’raf 178, Fatır 8). Dilediğine azab, dilediğine de merhamet eder. (Ankebut 21). Dilediğine az, dilediğine bol rızık (mal, mülk, para vb…) verir. (Nahl 71)
İlim ve bilgi dağıtımı bakımından da durum budur, yani Tanrı, dilediği kişilere, dilediği ölçüde (kiminle az, kimine de çok) bilgi ve anlayış gücü verir. Her ne kadar Kur’an’ı, herkes tarafından anlaşılsın diye Arapça olarak apaçık bir dille indirdiğini bildirmiş ise de gönderdiği ayetlerin tümünün herkes tarafından anlaşılmasını istememiştir. Bundan dolayıdır ki bazı ayetleri muhkem, bazı ayetleri de müteşabih nitelikle indirmiştir. Muhkem ayetler herkes tarafından anlaşılabilecek kesin ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise, çeşitli anlamlara gelebilen ve herkes tarafından anlaşılmayacak nitelikte ayetlerdir ki bunların yorumunu ancak Tanrı’nın bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli (ve yetenekli) kıldığı kişiler bilir. Ve bu kişiler ki Kur’an’ı toplum adına yorumlayıp Tanrı’nın vahiylerini insanlara bilim olarak aktarırlar (Al-i İmran 7)
Ve işte mollalarımız bu yukardaki iddialara sarılmış olacaktırki, kendilerini çağdaş ulema kertesine ermiş gibi gösterirler ve Kuran’ı yorumlama yetkisinin kendilerine özgü bulunduğunu söylerler. Anlatmak isterler ki, ülkemizin ve İslam dünyasının geri kalmışlığının nedeni, Kuran’ın yanlış anlaşılması, yanlış uygulamasıdır ve şimdi onlar sayesindedir ki bu yanlış anlama ve uygulama giderilecek, Türkiye (ve İslam dünyası) kurtuluşa çıkmış olacaktır. Bu tür masallarla insanlarımızı kandıran mollalarımıza verilecek yanıt kısaca şu olmak gerekir ki, dünya ve evren sorunlarına vahiylerle çözüm sağlanamaz, hiçbir zaman sağlanamamıştır.
Akla üstünlük tanımadıkça ve vahyin yerine aklı koymadıkça geriliklerden, ilkeliklerden kurtulunamaz. Batı uygarlığı, vahiyciliğin değil, akılcılığın yarattığı bir uygarlıktır. Eğer vaktiyle İslam uygarlığı diye bir şey var oldu ise bu uygarlık vahyin ürünü olarak değil fakat eski Yunan’ın akılcı bilimlerinden yararlanmış olanların oluşturdukları bir uygarlıktır. Bunun böyle olduğunu onlar kendi ağızlarıyla itiraf etmişlerdir ki, al-Razı (865-932), al-Kindi (ölümü 819), al-Cahiz (776-869) gibi isimler verilebilecek nice örneklerden sadece birkaçıdır. Kitab al- Hayavan adlı yapıtında al-Cahiz özetle şöyle der: Eğer edebi hikmetlerle dolu eski Yunan kaynaklarına sahip olmasaydık.. şimdi erişmiş olduğumuz her bilgiden yoksun kalırdır…”
Ne yazık ki Atatürk’ün molla egemenliğinden kurtardığı insanlarımız bugün yine bu aynı ellere terk edilmiş olarak şeriat verilerini rehber edinme geleneğine saplanmışlardır. Bundan dolayıdır ki yaşam sorunlarına, akılcı yoldan çözüm arayacakları yerde mollalardan fetva almayı yeğlerler.
En basit işleri bile onlara danışmadan göremez olmuşlardır. Sordukları sorular, fikirsel bakımdan ne kadar zavallı kertede olduklarını, daha doğrusu akılsızlıklarının kanıtıdır: Örneğin ramazanda oruçlu iken yurtdışına ihraç etmek üzere çiçek toplamanın orucu bozup bozmadığını ya da oruçlu iken arkadan ya da önden fitil koymanın orucu bozup bozmayacağını soranlardan tutunuz da, tuvalette iken konuşmanın, ya da üzerinde Arap harfleri bulunan paralarla tuvalete girmenin, ya da peruk takarak derse girmenin günah olup olmadığını, internetten Kuran okumak için aptes almanın gerekip gerekmeyeceğini, ay toprağı ile Teyemmüm’ün mümkün olup olmadığını (ve daha buna benzer aklı durduran nice soruları) soranlara varıncaya kadar, saymakla bitmez nice zavallı örnekler var karşımızda (Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayımlanan Günümüz Meselelerine Fetvalar adlı Cep kitaplarına bakınız. Uygarlaşmak isteyen bir ülkenin, her şeyden önce kendi insanlarını, vahyin üstünlüğü inançlarıyla değil fakat akıl rehberliği ile düşünebilir kerteye getirebileceğini bilmem ne zaman öğrenebileceğiz.
Prof. Dr. İlhan Arsel Cumhuriyet, 8 Şubat 2003
kuranın arabca kökü ve evrimi
kuran kendinden önceki Tevrat ile oldukça fazla benzerlikler içerir, peki Tevrat kendisinden önceki bazı metinlerle benzerlik gösterir mi? tarihi metinler inceliyoruz, sümer çivi yazıları, mitoloji vs. Ve şaşılacak şekilde sümer yazıtlarında, tevrat’taki metinlerin benzerlerine rastlıyoruz. Şimdi, Kuran, Tevrat ile benzer dediğimizde, aynı Allahtan geldiği için diyen arkadaşımız bu mantığını yürütmeye devam ederse, Sümer Metinleri, Tevrat’a, Tevrat da Kuran’a benzer çünkü üçü de aynı Allah’tan gelmiştir demeye devam edebilir mi? Hayır. Neden? Aynı Allahtan gelemez, Çünkü Sümerler Çok Tanrılıdır. Tek olan Allah’ın çok Tanrılı metinler vaaz etmeyeceğini takdir edersiniz.
Eğer Sümer efsanelerinde, Tevratta ve Kuranda yeteri miktarda aynı metinler bulursak, sadece Kuran’ın değil fakat Tevrat’ın da, Tanrısal vahiy ile yazılmadığı ve insan yazması olduğu yüksek ihtimal kazanır. Böyle metinler varmıdır? Vardır. Musa ile başlıyoruz. kuran ın Kasas suresi ve tevrat okunduğunda, çok tanıdık bir hikaye ile karşılaşırız. Doğan erkek çocuklar öldürülmektedir, ve bir erkek bebek öldürülmekten kurtarılarak, bir sepet veya bir sal ile suya veya nehre bırakılır ve bebek soylu bir aile veya simgeleyen hayvan vs tarafından bulunarak büyütülür ve mutlaka öz annesi ortaya çıkar bazen kimliğini gizleyerek çocuğun süt annesi olur. Çocuk büyür ve önemli bir şahsiyet olur, kendi milletine lider olur onları kurtarır vs vs. Şimdi bu hikaye veya efsane din kitaplarında olduğu gibi, ilkel tüm inanış ve efsanelerde benzer olarak vardır. Babil’in kurucusu Agadeli Sargon (MÖ 2800) kendi anlatır, annem bir bakire (Burada Meryem İsa bağlantısı kurulabilir), Annem beni Fırat kıyısında gizlice doğurdu, kamıştan yapılmış bir sandığın içine kapatarak nehre bıraktı, Sucu Akhi beni sudan çıkardı büyüttü ve bahçıvanı yaptı, Tanrıça Ishtar beni sevdi ve Kral oldum.(Dinin Kökenleri S. Freud sayfa 256 Öteki yayınevi)
Sargon gibi öyküsü benzerlik gösterenler, Cyrus, Odipus, Karna, Parisi; Telephos, Perseus, Heracles, Gılgamış, Amphion ve Zethos ve bizde iti bilinen Romus Romulus hikayesi vardır, sala bırakılan iki kardeşi Bozkurt büyütür. Sümerler tapınağa girerken, kurban keserken, dua ederken vücutça temiz olmaya özen gösterirler. Sümer de tanrılar OL der ve her şey olur. sümerde, tanrılar kızdı mı azab ediyor, kendi milletlerin helak ediyor. Sümer Ay Tanrısının sembolu, cami ve minarelerin tepesinde gördüğümüz yarım aydır. Hamurabi (İÖ 1750) güneş tanrısından kanunu alır, Musada Tevratın tanrısından. Sümerde kadın kısırsa, kocasına çocuk doğurması için cariye verir ve cariye haddi aşarsa kapı dışarı eder. (tevrat taki ibrahim Sara Hacer ilişkisi) Hamurabi kanunu madde 165 ile, Tevrat Tekvin Bap 25-32-34 teki hüküm aynıdır. Taşlanma cezası Sümerlerde var idi. İÖ 2200 de Lagaş kralı Urukagina, iki koca alan kadınların recmini, yazılı taşlarla yapılmasını emrediyordu. Aynı uygulama islamda, işaretli taşlar ile taşlanması, şeriat gereği sıradanlık kazanmıştır.
Muhammet ten, recm cezasını nasıl uyguladığını anlatan uygulamalı örnekler vardır. ” işvereninin eşiyle zina eden bekar işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm uygulanmıştır.ebu Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cüheni den nakledildiğine göre, zina eden kadının kocası ile, zina eden işçinin babası muhemmete başvurarak bu konuda allah’ın (el-ilah) kitabı ile hüküm vermesini istemişlerdir. İşçinin babası şöyle dedi: Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler”. Bunun üzerine, muhammet şöyle dedi: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, aranızda Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet”. Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, muhammetin emri üzerine de recm edilmiştir (müslim, hudud, 25; buhari, hudud III, 38, 46, vekalet,13). Ebu hanifeye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, ayete ilave niteliğinde olup, ayet inince bu ilave kısım neshedilmiştir. Ancak islmm devlet başkanı böyle bir cezayı ta’zir cezası olarak verebilir” diyen zihniyet, 21.yüzyılın gündeminde ve Laik Turkiye Cumhuriyetinde ve ne acı’dır, Turkiye Cumhuriyetinin kurumunda, memurluk vasfı yürütenler arasında, bu çağdışı recm’i savunanlar vardır.
Sümerliler kadınları Tarlaya benzetir, Tevrat ve Kuran da aynı benzerlik vardır.. Sümer de 7 sayısı önemli, Yeraltı dünyasının 7 kapısı var. Kuran da da 7 kat gök, cennetin 7 kapısı şeklinde vardır. Sümerlerde Tanrılara Kurban kesiyor, sağ kalça ve iç organlar Tanrıya takdim edilir gerisi dağıtılır. Sümerlerde 6 gün çalışma 7. Gün dinlenme vardır. Tevrat ta da aynı şey sözkonusu Şabbat günü. Sümer Tanrılarının gökte toplandıkları Duku adlı bir yerleri vardır. Kuran da Göklerde bir meclis var, Kuran okunur, şeytanlar bu meclisi dinler, ve Arş.Sümer de Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuhun karşılığı olan Ziusudra ya duvar arkasından söyler.Tevrat ta ve Kuran da da Tanrı Musa ile perde arkasından konuşur ve Tufan olayı vardır. Sümerde günah çıkaran rahipler var. Burada pek çok müslümanın aklına şu gelmektedir: Biz hemen hemen bütün kavimlere peygamber geldiğine inanıyoruz. Dolayısıyla, belki de bu benzerlikler normaldir. Tevrat ve Kuran, Sümer metinleri ile benzeşiyorsa elbette Sümer metinlerini de ilahi kabul etmek adına onlara de Peygamber geldiğine inanmaktan başka çıkar yolunuz yok. Ancak Sümer metinlerinde, ne böyle bir Peygamber vardır, ne de tek Tanrı inancı, ne de kitap vardır. Yoktur. Üstelik Sümer de Cebrail’in rolünü Bilgelik Tanrısı Enki oynuyor, insanlara diğer Tanrı arkadaşlarından haber getiriyor. Sümer de Tufanı yapmaya 4 büyük Tanrı karar veriyor.
kuranın içindeki, en önemlileri sayılan kelimelerin kökleri araştırıldı. Ve sonuç olarak muhammet in, nahl 103 ncü ayetini yazma zorunluluğunda olduğu görüldü. kuranı arapça olarak tanıtan muhammet, bir araya getirdiği, süryani ve ibrani den bozma kelimeler ile nasıl din yaptığına bakalım.
YUSUF 2: Biz onu arapça bir kuran olarak indirdik ki anlayasınız. RAD 37: Ve işte biz onu, Arapça bir hüküm (hikmet gereğince hükmeden bir Kitap) olarak indirdik. Eğer sana gelen bu ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, artık seni Allah’tan kurtaracak ne bir veli ne de koruyucu olmaz.
NAHL 103: Biz onların, Ona bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz. Haktan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili acemi (yabancıdır, açık değildir), bu ise apaçık Arapça bir dildir. TAHA 113: Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ve onda tehditleri türlü biçimlere çevirip açıkladık ki korunsunlar. Yahut (Kur’ân,) onlara bir hatırlama yaptırsın.
Şuara 195 Apaçık Arapça bir dille..Şuara 7: Biz sana böyle arapça bir kuran vahyettik ki Anakent (mekkeyi) ve çevresinde bulunanları ikaz edip; asla kuşku bulunmayan toplanma gününe karşı uyarasın. (O gün), bir bölük cennette, bir bölük ateştedir.
Zümer 28 :Korunanlar için bunu, pürüzsüz Arapça bir Kur’an olarak (indirdik).
Fussilet 3: Bilen bir toplum için âyetleri açıklanmış, Arapça okunan bir Kitaptır.
ZUHRUF 3: Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kuran yaptık.
Peki muhammet in kuran adını verdiği kitabın adı bile arapça olmayan, bu insan yazması kitabın içindeki en önemlileri sayılan kelimelerin kökleri, hangi dillerden aşırmadır?
1-Kuran adıyla başlayalım:Kuran da, kitabın arapça olduğu sık sık bildirilir. Oysa Kuran ın kendi adı bile Arapça değildir. Konunun uzmanlarından sayılagelen ünlü doğubilimci F. Buhl, Kuran için, nereden geldiği ve ilk anlamı kuşkulu diyor. Bununla birlikte, Schwally, Wellhausen ve Horovitz gibi ciddi doğubilimci incelemeci ler in, kuran sözcüğünde okuma ya da okunan anlamına gelen keryani, kiryani sözcüğünü gördüklerini, o nedenle, bu sözcüğün Süryani ya da İbrani dillerinden alındığını söylemek gerektiğini belirttiklerini ve kuran sözcüğünün kökü olarak düşünülen kara’a sözcüğünün bile arapça olmadığını ortaya koyduklarını yazıyor. kıraat gibi, süryanicedeki kıryono da, okuma anlamına gelir.
2-Firdevs: Cennetin adlarından, ya da kesimlerinden. Arapça değildir. bahçe-bostan anlamında. Süyuti nin aktarmasına göre, Mücahid, bu sözcüğün, Rumca olduğunu ve Bostan anlamına geldiğini, Suddi ise Nabatça olduğunu ve Üzüm bağı anlamına geldiğini savunur. Gerçekte ise Firdevs sözcüğü, eski Farsçadaki Paradise sözcüğünün bozmasıdır. Prof. Dr. Philip K. Hitti’ye göre, Duvarlarla çevrili bahçe- bostan anlamını içeren paradise, ibranice ve yunanca yoluyla Aramilere geçmiş ve dönüştüğü Firdevs biçiminde Aramice yoluyla gelmiştir. Arami,Süryani yoluyla Kuran’a geçtiği söylenebilir. Süryanicedeki Firdeyso sözcüğü, Bahçe anlamındadır. Gerçekten de Muhammed’in, Firdevs ten söz ederken şunları söylediği bildirilir: Tanrı’dan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyin. Çünkü cennetin ortasıdır o. En yüksek yeridir. Onun üstündeyse Rahman’ın (Kral Tanrı’nın) Arş’ı (sarayı, tahtı) bulunur. Cennetin ırmakları da oradan akar.
3-Furkan: Kuran da, Musa ve Harun a Furkan verildiği bildirilir. Kuran ın furkan olarak indirildiği açıklanır. Fur’kan ın, fark, tefrik sözcükleriyle ilişkili gösterilmek istendiği, kimi müslüman kuran yorumcularınca iyi ile kötüyü ayırt edici, yanlış ve doğruyu seçmeye yarayan anlamı verildiği, kimi doğubilimcilerin bile bu anlamı önemser gibi göründükleri görülmekte. Ama gerçek olan şu: Fur’kan sözcüğü, kurtuluş, esenlik (selamet) anlamındadır. Kuran ve öteki kutsal bildiriler için kullanıldığı yerlerde bile bu anlam var. Süryanicedeki Furkono sözcüğü de aynı anlama (kurtuluş, esenlik anlamına) gelmekte. Demek ki, furkan, Arapça değildir. Furkono sözcüğünden bozmadır.Furkan ın Süryanicedeki sözcük gibi, kurtuluş, esenlik anlamına geldiği, Enfal 41 nci ayetinde şöyle denmesinden de açıkça belli oluyor. Eğer Allaha ve iki (savaşçı) topluluğun karşılaştığı gün (Bedir Savaşında), kulumuza indirdiğimiz furkan’a (sağladığımız kurtuluşa, esenliğe) inanıyorsanız, elde ettiğiniz ganimetin beşte birinin; Allah’ın, Peygamberin, onun yakınlarının, öksüzlerin, düşkünlerin ve yolcuların olduğunu kabul edin….
4-ikra: Alak Suresinin ilk vahiy sayılan ayetlerindeki ikra sözcüğü gibi, hemen hemen aynı biçimde kullanılan, Süryanicedeki ikri sözcüğü de oku! anlamına gelmekte dir. Buna göre muhammed, Süryanilerden bir Süryanice sözcük edinmekle başlamış, peygamberliğine.
5-Adem: Adem arapça değildir. Kuran’da, arapça olmayan (acemi) sözcüklere özgü kurallara göre okunur.Bu ad, Tevrat ta ve İncil de de geçer. Süryanice de ki, aynı anlama gelen Odom sözcüğünden bozma olsa gerek.
6-Havva: Ademin karısı. Arapça değildir. Tevrat’ın Tekvin bölümünde, 3. babının, 20. ayetinde şöyle dendiği görülür: Ve Adem, karısının adını Havva koydu. Çünkü o, bütün yaşayanların anası oldu. Tevrat’ın bu anlatışına göre; Havva, hayat ya da hayatı olan anlamında. Yunanca gençlik demek olan Hebe de, kimi yazarlarca Havva niteliğinde gösterilir. Hitit Tanrıçası Hepa da öyle. Bu görüşü yansıtan bir mitoloji yazarının şöyle dediği görülmekte: Hebe, Hitit yazıtlarında Hepa, Hepat ya da Hepatu diye adlandırılan büyük Güneş Tanrıça Arin-na’nın Yunancalaştırılmış adı olsa gerek. Hitit yazıtlarında, bu Tanrıçaya, ’sedir ağaçlarının ülkesinde’ tapıldığı belirtilir. Sedir ağaçlarının ülkesi, Lübnan dır, Filistin dir. Hepa=Hebe ise, Tevrat ta ilk insanın, yani Adem’in eşi ve bütün insanların anası olarak gösterilen Havva’nın ta kendisidir… Bununla birlikte Havva nın, Süryanice de ki, aynı anlama gelen Havo olduğu söylenebilir.
7-Tağut: Tağut sözcüğü de arapça değildir. Sapkınlık anlamında. Şeytan için de söylenir. Süryanicedeki, yine sapkınlık anlamına gelen togyuto sözcüğünden bozma. Süyuti ise tağutun Habeşçe olduğunu ve kahin anlamına geldiğini yazar. Kuran’daysa şeytan anlamında kullanıldığı anlaşılıyor.
8-İblis: Kral şeytan arapça değildir. Kuran’da. da arapça olmayan (acemi) sözcüklerin okunuş kuralına göre okunur. Şeytanın özel adı olarak yer alır. Rumca olabileceğini söyleyenler var. Bir kitapta şunlar yazılı: İblis adı, Yunanca diabolos sözcüğünden alınmıştır. Ve sahte,ithama, tahrif edici, iftiracı demekir.
9-Şeytan: Arapça değildir. İbranice’deki satan ya da haşatan sözcüklerinden bozmadır. Ulu Yahudi Musa İbn Meymun (1135-1204), şunları yazmakta: Satan (şeytan), satah tan gelmedir. Satah ise, sakınma, bir yerden sakınarak, saparak geçme’ anlamını dile getirir. Sen ondan sakın, yanından geçme, onun yanından, sap, öyle geç! (Tevrat, Süleyman’ın Meselleri, ) ayetinde de bu anlamda kullanılmıştır. yani satan. (şeytan) sözcüğünün kökünde, geçip gitme anlamı var. Satan a (şeytana), şunun için satan denmiştir: O, kuşkusuz kişiyi doğru yoldan alıp götürüyor, sapkınlığın yoluna düşürüyor.
10-Rahman: Tanrıya Rahman denir ama arapça değildir. Celaleddin EsSüyutî 1(1445-1505), El ttkan adlı ünlü ve önemli kitabında, Rahman ın arapça olmadığını belirttikten sonra ibranice olduğuna ilişkin görüşler aktarır. Rahman, aslında Süryanice dir. Ve aslı Rahmono dur. Acıyan anlamında. D.B. Macdonal, İslam Ansiklopedisinde, Peygamberin bu cümleyi (Bismi’r-Rahman cümlesini), Güney Arabistan’dan aldığı sabit gibi görülüyor demekte dir.
11-Vedud: Seven-sevilen anlamında dır. Kuran’da olan bu sözcük de arapça kökenli değildir. Eski çağlarda ki bir Tanrının adı, bu sözcükle uzay çağına yansır. arapların islam’dan önce tapındıkları ve adının kuran, Vedd adlı bir Tanrıları vardı şekliyle yer alır.. Araplar, öteki Tanrıları gibi bunu da başka toplumlardan almışlar, ileri sürüldüğüne göre, Nuh döneminden, islam’a değin tapına gelmişlerdi. Nuh uydurmasını bir yana bırakırsak, bu Tanrıya Arapların uzun süre tapına geldiklerini gerçek saymamak için bir neden yok. Sevgi Tanrısıydı Vedd, Eros gibi..
12-Cehennem: arapça değildir. Halim Sabit Şibay, islam ansiklopedisinin cehennem maddesinde şöyle der ahirette, azap yerinin adı. ibranice gehinnom’dan (gihinnam) geldiği söylenmektedir. şunu ekliyor: kimi doğubilimciler, bunun, Kudüs’ün yanında eski çağlarda Mo-loch adına yapılan kurbanların yakıldığı kuyunun adından (Hinnom Vadisi) alındığı görüşündedirler. Cihinnam, eski metinlerde bir kelimesine sıfat olarak, çok derin manasında kullanılmaktadır. Hayrullah Örs ise Musa ve Yahudilik adlı önemli yapıtında, şunları yazmakta: Kötülerin gittikleri azap yerinin adı, Hinnom oğullan vadisi anlamına gelen Ge bna hinnom iken, sonraları Gehenna olmuştur. Gehennd olmuştur. Ge bna hinnom, Kenanilerin (Tanrı) Bate, kurban edilen çocukları yaktıkları bir vadinin adıydı.
13-Kuddus: Yukarıda gösterilen ayetlerde, ikinci olarak da tanrıya, kuddus deniyor. kuddus sözcüğü, çok kutsal anlamını içermekte dir. Bu sözcük de Arapça değildir. Süryani dilinde, din Azizine, ermiş kişiye kadiso (sanctus) denir.
Tann Krallığını anlatan arş-kürs i-melik-melek-Cebrail-Mikail melekut (Tanrı Krallığı) gibi sözcüklerin, ayrıca karşı gücü oluşturan İblis-şeytan-cibt-tağut gibi sözcüklerin kuran’da yer aldıkları halde Arapça olmadıklarına, çoğunun İbrani, Arami-Süryani kiminin Nabat kiminin Habeş kiminin Yunan çevrelerinden alınma sözcükler olduğuna dikkat çekilmişti. Tanrı ve şeytan krallıklarında önemli yerleri olan ve değişik konuları içeren başka sözcüklerden de örnekler sıralandı ve bunların da Kuran da. geçen önemli sözcükler oldukları halde Arapça olmadıkları belirtildi. Bu konularda, gerçeği bir de sözcüklerin dilinden öğrenmek isteyen herkes, yeterince durup düşünmek zorunda bunlar üzerinde.
Türk Kimdir
İnsanları, canlılar aleminin bir türü olarak sınıflandıran İsveçli Linnaeus (1735), iri yapılı, beyaz tenli, güzel Osmanlıyı, beyaz Kafkas ırkından -yani Avrupalı- saymıştı. Fizyonomist Lavrater’e göre Türkler soylu Küçük Asya kanı ile Tatar (Mogol, sarı) ırkın maddi özelliklerinin melezi idi. Amerikalı Morton’a göre (1839), soyca Moğol ırkından gelen Türkler, Çerkez, Gürcü, Rum ve Araplar’la karışarak fizik özelliklerini yitirmiş, güzel bir ırk olmuşlardı. Blumenberg (1865), antropolojik sınıflamasına göre, Türkler beyaz ıktandı. Garn (1964), Orta Asya steplerinin yerleşik ya da göçebe hayvancılarının fizik özelliklerini, doğal seçilim sonucu ortaya çıkan değişmelerle açıklamaya çalışır. Hazar Denizi ile Pamir Yaylası arasını yurt edinmiş insanlar, ne tam beyaz ne de sarı idi, öteki ırklarla karışmış, zamanla değişikliğe uğramışlardı. Vallois’e göre, Türk, Türk-Tatar veya Turan ırkının bazı fiziksel (görünür) beden özellikleri Moğol ırkına benzediği için, çoğu araştırmacılar, Turanlılar’ı sarı ırktan saymışlardı. Oysa Turanlıları beyaz (Kafkas) ırkın Orta Asya’ya doğru uzanan dalı veya kolu saymak daha doğru olurdu. Turan (Orta Asya) düzlüklerinde göçebelik yapan Türkler’in Moğollar ile karışmış bulunmaları olasıydı. Weiner (1971), Anadolu ırkının Küçük Asya’dan Pamir’e kadar uzanan vadilerde yaşadığını, Ermeni veya Kafkas ırkının alt grubu olan Dinarik ırkla benzerlikleri nedeniyle, Avrupa kökenli sayıldıklarını söylüyordu.
Türk Devrimi’nin resmi tarihçilerinden Afet İnan (1941), Anadolu ırkı üzerine yazdığı Fransızca doktora tezinde, 6500 kisilik örneklemden aldığı ölçülere dayanarak, Anadolu (Türk) ırkının yüzde 75 oranında brakisefal, düz ince burunlu, kahverengi saçlı, sonuç olarak Dinarik ile karısmıs Alpli, yani beyaz (ari) olduğu sonucuna varıyordu. Çekik gözlü Mogollar’ın oranı yüzde 5’ten azdı. Gerçi fenotipik (görünür) özellikler böyleydi ama kan grupları gibi genotipik (laboratuvarda saptanabilen) bazı özellikler, Türkler’in sarı Asyalılarla beyaz Avrupalılar arasında bulunduğu görüşünü destekliyor, doğruluyordu.Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği.…Onları Hint Avrupalı saymayı gerektiren hiçbir şey yoktur. Ne brakisefal olan kafatasları ne de Çinliler’in onlar konusundaki tanımları buna elverişlidir. Kısa boy, kalın gövde, yuvarlak ve büyük baş, geniş yüz, çıkık elmacık kemikleri, geniş burun kanatları, kalın kaşlar, çekik gözler. Bunlar elbette birer Asyalı’dır. Ama hangi Asyalılar’dan? Ligeti’ye göre Paleoasyalı, Shiratori’nin ikinci varsayımına göre porotomoğol, ve nihayet çok sayıdaki bazı başkalarına göre de poroto Türk’türler. Ve pek çok olgunun incelenmesiyle kanıtlanmak eğiliminde olduğu gibi, anlaşılan, gerçek, bu sonuncu olasılık yönündedir.Roux, Türkler’in Tarihi.
Türk adına ilk kez ne zaman ve nerede rastlandı: Tarihte ilk Türk adı Orhon Yazıtlarında Türük olarak geçiyor. Devletine bağlı halk, teba, güçlü, kuvvetli ulus anlamında. Kaşgarlı Mahmut’a (veya Türk efsanesine) göre, Tanrı’nın koyduğu Türk adı; gençlik, sağlık ve olgunluk anlamına gelirmiş. Ziya Gökalp, Türk’ün töreli / yasalı anlamında, töre veya türe’den geldiğini düşünüyor. Çin kaynaklarında, miğfer anlamına gelebilen Tu-ku-e / Törük olarak geçiyormuş. Hedorot Tarihinde, İskit ülkesinde yaşayan Tyrkae’nin Türk olduğu sanılıyor.
Hint kaynaklarında, Türkler, Turukha oluyor : Perslerin Şahnamesi’nde (İran ile kafiyeli) Turan asıllı savaşçı Türkler’den söz ediliyor. Bu yorumlardan çoğunu doğrulayan Kafesoğlu, Türkolog Vambery’nin Türk sözcüğünü, türeyen anlamında, türemekten türettiğini ekliyor. Türkce konuşan Anadolu halkına Türkiye (Turchia) adı Haçlı Seferleri sırasında Batılılarca verilmisti. Barbarossa (haclı) Seferi’nin 1090 yılına ait Ansbert günlüğünde Turchia ya da Türkhia adına yer verilmistir. Anadolu Türkleri 1920’li yıllara değin bu adı hemen hiç kullanmadı. Arap tarihçisi El Mesudi’ye göre (10.yy.) Türkler, Nuh peygamberin üç oğlundan Yafes’in soyundan iniyordu. Tac-üt Tevarih yazarı Hoca Saadeddin Efendi dahil bütün Osmanlı vakanüvisleri bu görüşü hemen benimsedi. Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği.
Türk mü Türük mü: Ulusumuzun adı, en eski metinlerimizden Köl Tigin, Bilge Kağan ve Moyun-Çor bengü taşlarında TÜRÜK şeklinde geçmektedir. Tonyukuk, Ongin ve Köl-İç-Çor bengü taşlarında ise, bu kelimeyi bugün kullandığımız gibi, TÜRÜK şeklinde görüyoruz. Daha sonraki metinlerden bugüne kadar da TÜRK şekli umumileşmiştir. O.Fikri Sertkaya, Göktürk Tarihinin Meseleleri.
Türk sözcüğü sıfat mıdır: Türk kelimesi, Göktürk, Uygur ve Karahanlı metinlerinde ise, sıfat olarak, ‘güç, kudret, olgunluk, güçlü, kuvvetli, kudretli, yetişmiş, kemale ermiş, olgunlaşmış’ manalarında kullanılmıştır. Göktürk bengü taşlarından Köl Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk kitabelerindeki Türük Bilge Kağan ibaresini ”güçlü, bilgili kağan” şeklinde, keza Tonyukuk kitabesindeki Türk Bögü Kağan ibaresini de ”güçlü, kurnaz kağan” şeklinde tercüme ediyoruz. Uygur metinlerinde TÜRK kelimesi, genellikle kendisinden önce aynı manaya gelen ERK kelimesiyle birlikte ERK TÜRK şeklinde geçer. İlk Türk dilcisi Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lugati’t-Türk adlı en eski sözlüğümüzde, Türk kelimesinin sıfat olarak anlamlarını ”olgun, olmuş, yetişmiş, güçlü, kuvvetli, kudretli” şekillerinde tespit etmiştir.
Türk adı ilk kez kim tarafından kullanılmıştır :Tarih sahnesine sonraları yerleşecek Türk adı ilk olarak Müslümanlar tarafından Tu-kiu dilini konuşan tüm kavimler için kullanılmıştır ve bu ad tarihte büyük izler bırakacaktır. Roux, Orta Asya.
Türk halkının ataları kimlerdir: Bütün kabileleri hamur teknesinde yoğuran şiddetli kırılma dönemlerinde savaş birlikleri genelde Hun, Tangut, Siyenpi ve diğerleri gibi çeşitli etnosların savaşçılarından teşekkül etmiştir. İşte böyle bir küçük birliğin (beş yüz aile) başında Siyenpi asıllı Aşina (Açina) isimli birisi vardı ve o 439’da Hesi Hunları ile birlikte yaşıyordu. Ülkenin Tabgaçlar tarafından fethedilmesi üzerine Aşine savaşçı ailelerle birlikte kendi tebaasını Gobi üzerinden kuzeye geçirerek Altay eteklerine yerleşip Jujanlar’a demir döküp vermeye başladı. İşte Türk halkının ataları bunlardı.Burada kullanılan halk (etnos) kelimesini bugünkü lenguistik manasıyla düşünmemelidir. 19. yüzyılda onlara Çince ismiyle Tü-kiu, Moğolca ismiyle ise Türküt denildi. Biz de onlara bu ismi vereceğiz. ‘üt’ eki Moğolca’da çoğul ekidir. Türküt kelimesi Siyenpice yani eski Moğolca konuşan Jujanlar’ın Türkler’e verdiği bir isimdir. L.N.Gumilöv, Hazar Çevresinde Bir Yıl.
Doğudan batıya Türk kavim adları : Şehirlerde, köylerde yaşayan Türkler’in kavmi menşelerine gelince, bunlar doğudan batıya doğru Uygurlar, Çomullar, (yahut bu, daha önce) Barsganlar, Çaruklar, Oğruklar, Yağmalar, Çigiller, Tohsılar, Ezkişler, Karluklar, Türkmenler ve Oğuzlar’dır.(Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik)
Türkler ilk kez ne zaman ortaya çıktı: Türkler bilinmeyen bir zamanda Avrasya’nın kuzey bölgelerinde ve herhalde, daha tam olarak doğu uçlarında ortaya çıkmışlardır. Orada, onların gizlerini gözlerden uzak tutan Sibirya ormanları uzanıyordu. Ortaya açık ve seçik olarak ancak oldukça geç bir tarihte çıktıkları için, oradan ayrılarak yukarı Asya’da hayvan yetiştirmeye başladıkları ve İsa’dan önce birinci bin yılda, Doğu Avrupa ovalarıyla Büyük Okyanus kıyıları arasında kaynaştıkları görülen insan sürüleri içinde seslerini duyurmaya başladıkları tarih konusunda ancak bazı tahminler yapılabilir. Kökenlerini belirlemek pek mümkün değildir; bu, gereği gibi, ancak dilbilimle yapılabilir, ama dilleriyle ilgili kesin bir tanıklık yoktur. Kesinlikle belirlenmiş olan en eski Türkçe sözcük, (M.Ö.3 yy.da) gökyüzünü ve aynı zamanda da yüce tanrıyı belirten TENGRİ’dir. Ama bu sözcük Moğolca’da da vardır. Dolayısıyla bu iki dilden hangisine ait olduğu konusunda kesin bir şey ileri sürülemez. (Roux, Türkler’in Tarih). Türkler’in tarihi kökleri gibi yurtları da kesin değildir. Kuzeyden (Sibirya’dan) inmiş, güneyden, doğudan veya batıdan göçerek bu yörelere gelmiş olabilirler. Söylentiler değişiktir. Bu yönlerin hepsi de tarihi Türk varlığına katkıda bulunmuş olabilir. Türklük bir “dil-kültür sentezi”dir, ırk değildir –daha önce de belirtildiği gibi- Türkler’le ilgili ilk yazılı belgeler Çince olup M.Ö. 300 yıllarına tarihlenmektedir. Toplumların kültür tarihini devletlerin siyasi tarihlerinden ayırırsak, Türk olduğu tahmin edilen Huy-huy’ların tarihi en çok M.Ö.500’lere gidebilir ki 5000 yıllık milliyetçi tarih görüşünün ancak yarısıdır! Resmi Çin yazmalarına göre en eski Türkler, Çinliler’in Hiung-nu adını verdikleri Hunlar’dır.
M.Ö.4.yy.’dan M.S. 3.yy.’a kadar kültürel varlıklarını sürdüren Hunlar’ın Moğol mu yoksa Türk mü oldukları kesinleşmiş değildir. Dil benzerlikleri öyle ki, iki halkın kökenlerini birbirinden ayırmak her zaman kolay olmuyor. En ünlü liderleri, bizim Mete diye bildiğimiz Mao-Tun’dur. Biz Hun lideri Attila veya Atilla’yı da Türk olarak benimseriz, adını kullanırız fakat çok şeyler bilmiyoruz Attila’nın kimliği hakkında. (Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği) “Kuzey Asya’nın insan coğrafyasıyla ilgili en eski tabloda, doğu uçta bugünkü Mançurya’da proto-Tunguzlar, Batı Mançurya ve Doğu Moğolistan’da proto-Moğollar, Moğolistan’ın büyük bir bölümünde ve biraz daha batıdaki Balkaş Gölü yönünde proto Türkler yer alır. Ülkenin kalan bölümünün tümü Hint-Avrupa ve Paleoasyalılar’ın elindedir ve hiçbir Altaylı yerleşmesine rastlanmaz. Sibirya’da Yukarı Yenisey kıyısında Karasuk Dönemi denilen dönemle ilgili kazılarda düzenli bir brakisefal kafatasları artışı görülmüştür ki, bu da büyük bir olasılıkla daha önceki bir nüfuslanmayla, bir Türk öncesi ya da proto Türk nüfuslanmayla ilgilidir. Tagar döneminde (M.Ö.700-300) de aynı durum görülür. Ve nihayet M.Ö. 300’den sonra ise, Güney Sibirya’da ve Altaylar’ın güneyinde bir brakisefal kafatasları artışı olmuş gibi görünmektedir.
Dolayısıyla demekki Türkler’in o zamana kadar kuzeyde olan ataları, ilkin yavaş yavaş, sonra birden ormanlardan inerek, M.S. 1. yy. dolaylarında Tien Şan Dağları’nın kuzeyine ve Balkaş Gölü bozkırlarına vardılar. Bu yeni gelenler, Hint Avrupalıları önlerinden kovdular; ayrıca ya onlara karıştılar ya da onlar üzerinde yeterince çekici güç yaratarak, onların kültür ve dillerini benimsemelerini sağladılar. İşte Kırgızlar, büyük bir olasılıkla böyle yaptılar ve böylece de onlarla birlikte, Türk halkları arasına bazı Hint Avrupalılar, ya da en azından Mongoloyitler girmiş oldu. Ormanlardan bozkıra doğru göç etmek, Proto Türkler’e tarihlerinin en önemli devrimlerinden birini yaptırmıştır. Bir avcı ve toplayıcılık uygarlığından, bir hayvancılık uygarlığına; Ren geyiği kültüründen at kültürüne geçtiler. Altaylar’daki Pazırık kazıları (M.Ö.5 ve 2.yy.lar) -mezarlardaki buzullaşma sonucunda- çok iyi durumda kalmış son derece çabuk bozulan eşyalar ve insan vücutları çıkarılmasını sağladı. Bu insan vücutları üzerinde yapılan incelemeler, bazılarında piyore gibi hastalıklar bulunduğunun anlaşılmasını sağladı. Ayrıca, bazı maskeli insanlar ve Ren geyiğine dönüştürülmüş atlar çıkarıldı ki, bunlar da yitip gitmiş bir dünyanın ve yeni bir yaşama uymanın güçlüklerinin belirtisidir. (Roux,Türkler’in Tarihi)
Türkler sarı ırktan değildir, Türk de dilsel bir olgudur: Han Hanedanı döneminden beri M.S. ilk yüzyıllardan az önce Çinliler bu halkı tanımakta ve kuzey ırklarının özelliğini taşıyan ‘mavi gözlü, sarışın adamlar’ olarak tarif etmektedirler. Daha sonra Arap yazar Gardizi, bilinmeyen eski kaynaklara dayanarak Kırgızlar’ın kızıl saçlı ve açık tenli olduklarını, bu nedenle Slav olabileceklerini söylemiştir. Yazınsal metinler, Avrupa ırkına ait olabilecek bu adamların mezarlarını ortaya çıkaran arkeoloji bilimiyle doğrulanmıştır. Bu kanıt, Türkler’in genelde ‘sarı ırk’tan olduğu şeklindeki yargıya gölge düşürmektedir. Bu durumda iki seçeneğimiz vardır: ya Kırgızlar Türkçe konuşan Türkleşmiş Hint-Avrupalılar ya da ilk Asyalılardır ya da Türk olgusu ırksal değil, dilsel bir olgudur ki, tarihin akışı da bu olguyu geniş ölçüde doğrulamıştır.
Türkler’de Aryan kültürünün etkisi var mıdır: Ku-kiu kurdunun sığındığı Turfan’ın kuzeyindeki dağ’ teması ve çocukların ‘dışarıdan kadınlarla’ evliliği, yani egzogami uygulaması bizi Aryan kültürüne götürmektedir. Hanedanın zaferi dolayısıyla yazılan ilk Türk yazıtı Bugut da Türkçe değil, Sogdca yazılmıştır; bu da Hint-Avrupa etkisinin kesin kanıtlarındandır.(Roux, Orta Asya)
Türkler in ataları ormandan bozkıra bin yılda geçti: M.Ö. 201’de yaşadıkları düşünülen ilk Türkler Kırgızlar’ın dolikosefal olmalarına karşın bu Türkler’in brakisefal oldukları yolunda birçok kanıt vardır. Karasuk (1200-700) denilen dönemde akınlar halinde göç edip Yukarı Yenisey’e Minusinsk bölgesine yerleşmişlerdir. Daha sonra Tagar (700-300) döneminde, Altay bölgesinde görülmeye başlamışlar ve bilim dünyasında Altaylılar adıyla tanınmışlardır. 300’den sonra Güney Sibirya’ya ve Altay Dağları’nın güneyine doğru yönelmişlerdir. Buradan, Türkler’in atalarının M.S. ilk yıllarda Tanrı Dağları’nı ve Balkaş Gölü bozkırlarını yurt edinmek üzere Sibirya ormanlarını önceleri yavaş yavaş sonraları gittikçe hızlanarak terk ettikleri sonucu çıkarılabilir.
Altay Dağları Ergenekon mu: Altaylar bozkırlı komşularla olan münasebetler açısından katıdır ama Dik Yamaç (Ergene-Kon) çevresine yerleşmek isteyen herkese bağrını açar. Orada yiyecek boldur.Kuzey yamaçları hayvan sürüleri için gür otlarla kaplıdır ve akarsu yönünden zengindir. Güney yamaçlar ise tundralar ve diğer bitki örtüsü yönünden zengin olduğu için avcılığa müsaittir. Nehirleri çeşitli balıklar, ormanları ise av kuşlarıyla ile doludur. Kısacası Altaylar kültürlerin korunması cihetinden ideal bir yerdir ve diğer yerlere kıyasla yaşanmaya oldukça elverişlidir. Bu yüzdendir ki Altaylar’ın arkeolojik mirası zengin ve çeşitlidir. Jujanlar’ın daha önce Tibet ve Çin’den temin ettikleri demir madeninin Altaylar’da çıkarılıp işlenmeye başlaması da bir tesadüf değildir.(L.N.Gumilöv, Hazar Çevresinde Bir Yıl)
Türkler Moğollar ile yakın mıdır: Her şeyden önce şunu bilmek lazımdır ki, bir defa Türkler ile Moğollar arasında eski yakınlığın mavcut olduğuna şüphe yoktur; dil yakınlıklarından bunu hemen müşahade ederiz. Sonra bunlar arasında kuvvetli karışmalar husule gelmiştir; böylece bilhassa H’yunğ-nular H’yen-bi halkına karşı karışmışlardır. Daha sonra evvelce H’yunğ-nular’da görülen adlar sonradan H’yen-bilerde de görülür. Fakat diğer taraftan Tu-cüe’lerde bulunan bir ad (mesela: Ho-ırğ ki bu, Yu-yanğ dza-dzu 4’de zikrolunur.) Yüan zamanında bir Moğol klanı olarak tekrar görünür. (W.Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, ikinci baskı, 1996/ türkleronline.com)
Alp Er Tunga ne demektir:
Anlamı ”Kahraman erkek panter” demektir.
Babadağ Çingeneleri kendilerine Türk diyor: Sarı Saltuk Baba Türbesi, Tulca (Romence Tulcae) vilayetine bağlı Babadağ kasabasının merkezindedir. Halen ayakta kalabilen Gazi Ali Paşa Camii’nin yaklaşık iki yüz metre batısında yer almaktadır. Kasaba, adını Sarı Saltuk Baba’dan almıştır. Romen resmi kayıtlarına göre, 1992’de Babadağ’ın toplam nüfusu 10.435’dir. Müslümanların toplam sayısı ise 1155’dir. Halbuki bizim araştırmalarımızda Babadağ’daki Müslümanların 60 hane olduğu tespit edilmiştir. Bir hanede dört kişi olduğu düşünülürse Müslümanların toplam sayıları yaklaşık 240-250 kişiyi bulmaktadır. Bunların dışındakiler kendilerini Türk ve Müslüman olarak kabul eden Çingenelerden oluşmaktadır.M.Naci Önal, Türk Halk Kültürü Araştırmaları.
Bir Çinli ile Türk’ün farkı nedir: Çinli babasının hanımlarını –ne kadar olursa olsunlar- kendi annesi kabul eder ama Hunlar ve Türkler sadece kendi annelerini anne kabul eder, babasının diğer odalıklarını ise kadın arkadaş olarak görürlerdi. Büyük kardeş öldüğünde ortada kalan dul karısı, kanuni olarak onun hanımı olur; o da hissi bir yakınlık duymasa bile, o kadını almak zorunda kalırdı. O dönemde Çinli kadın çalışmaz; sadece çocuk doğurarak, onları büyütür ama kadın olarak hiçbir hakka sahip bulunmazdı. Büyük Bozkır’da ise kadın evin bütün işlerini çekip çevirdiği gibi, ailenin reisiydi de. Erkek sadece savaşta tek dayanağı olan silahlarına sahipti. Çin ordusunda jurnalcilik bir mecburiyetti. Halbuki Çin ordusunda görev yapan Türkler bu tür muhbirlere katlanamadıkları için onları öldürüyorlardı. Bu yüzden de iki büyük süper-etnosun yöneticileri halklarını bir araya getiremezlerdi.(L.N.Gumilöv, Hazar Çevresinde Bin Yıl)
Ebu müslim Türk müdür: abbasiler’in propagandalarını yapmak için şehirlere gönderilen bir misyoner olan Ebu Müslim hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Özellikle Orta Asya dünyasında bir efsane olmuştur, efsanesi Ön Asya’ya göç eden Türkler arasında da yaygınlaşmış ve Osmanlı İmparatorluğu’na kadar sürmüştür ayrıca daha az etkili olmakla birlikte İran dünyasında da ünü sürmüş, onunla ilgili her şey değiştirilmiş, şiirleştirilmiş ve efsaneleştirilmiştir. Onunla ilgili tarihi tek bir belgeye sahip değiliz; bu biraz da Charlemagne hakkında yalnızca halk ozanlarının manilerinden bilgi edinmeye benziyor. Türk müdür? Öyle olduğu söyleniyor. Özbekler ve Türkmenler onun Türk olduğunu, Harezm ve Maveraünnehir Türkleri’ni Abbasi bayrağı altında birleştirdiğini ileri sürmektedir. M.Fuad Köprülü gibi bir üstat da buna inanmıştır; bunun nedeni belki de Türk dünyasının bu konudaki heyecanına kendini kaptırmış olmasıdır, ama bunun kanıtlayan belgeler çok zayıftır. Arap olduğu da söylenmektedir; o dönemde eğer Arap değilseniz çok başarılı olmanız hemen hemen imkansız gibidir. Ebu Müslim muhammetin ailesinden geldiği öne sürülmüştür. Bu kabul edilebilir bir iddiadır. Ama yine hangi iddianın doğru olduğu açık değildir. Ebu Müslim İslamiyeti seçmiştir ya da yeni seçmiş birinin oğludur. Ailesi burada bulunduğu bir sırada Isfahan’da 718 ya da 719 yılında doğmuştur. Ailesi aslında Horasan’da, Merv’e komşu Mahan şehrinde yaşamaktadır; Isfahan’da belli bir süre bulunmuşlardır. Mahan ileride Türkler için çok önemli bir şehir olacaktır, sonraki yüzyıllarda Selçuklular ve Osmanlılar bu şehrin ata şehirleri olduğunu iddia edeceklerdir. Ebu Müslim’in ailesi Mazdeizm temeli üzerine biraz İslam biraz Manicilik ekleyerek yeni bir mezhep oluşturan Mazdeistler’dir. Bu tür kaynaştırmacılık o dönemde oldukça yaygındır ve aşırı Şii ortamlarında uzun süre geçerliliğini koruyacaktır. Bu inançta ikiciliğin yanı sıra, tenasüh (ruh göçü) inancıyla, özellikle Türkler söz konusu olduğunda genelde Şamanlıktan geldiği düşünülen belirsiz köklere sahip bir çoktanrıcılıktan pek çok özellik taşıyan bir inancın birleştiğini görüyoruz.
Ebu müslim nasıl öldü: araplar’ın düzenbazlığı ve tuzakları ya da kendine duyduğu aşırı güven Ebu Müslim’in sonu olacaktı. Övgülerden şımardığı için ya da cesaretini kanıtlamak için kendini olayların akışına bıraktığından halifelik sarayına gitti. Burada tutuklandı ve 13 Şubat 755’de boğuldu, cesedi Dicle Irmağı’na atıldı. Henüz otuz beş yaşındaydı.Roux, Orta Asya
Kao-kiu Ting-lingler kimdir: Kao-kiu Ting-lingler daha doğrusu Ting-lingler –çünkü kao-kiu Çince’de ‘yüksek araba’ anlamına gelmektedir- oldukça önemli ve gizemli bir halktır. Bu halkla daha önce Vuhuanlar’la müttefik olduklarında karşılaşmıştık. Hiong-nu konfederasyonundan ayrılıp Kuzey Moğolistan’a göç ettiler ve M.Ö. 3.yüzyıldan beri Talas ve Hazar Denizi arasında göç edip duran Türk nüfusuna katıldılar.Türkçe’nin bir lehçesini konuşmaktaydılar, bu da çoktan Türkleşmiş ortama kolayca ayak uydurmalarını sağlamıştır. Çinliler doğal olarak bu halkı tielo ya da çie-lo adıyla anmaktaydı, bu sözcükler Türkçe’de tegrek ya da töleş sözcükleriyle karşılanmaktaydı, töleş büyük olasılıkla genel olarak bozkır imparatorluklarının batı kanadına verilen addı.Roux, Orta Asya
Şan-yu ne demektir: Şan-yu imparator ya da kral anlamına gelmektedir ve kuşkusuz Sogdlar’dan alınan bir unvandır ve bu, Hiong-nular’ın (Hunlar) Sogdlar’dan etkilendiklerine dair tek kanıt değildir.
Ötüken’in önemi nedir: Doğu Göktürk kağanları Orhun ırmağının kaynağına yakın yerdeki Ötüken yöresinde yaşıyorlardı. Burası anlaşıldığına göre, ormanlık, sulak, çayırlık, bir kelime ile hoş bir yöre idi. Bilge Kağan’ın Ötüken’i devlet idare etmek (ve hatta belki de tabii güzellikleri) bakımından en uygun yer saydığını biliyoruz. Adı geçen kağan ‘budununa’ yani milletine öğütlerde bulunurken, ‘Ötüken ormanında oturursan ve kervan (arkış) gönderirsen hiç sıkıntın olmaz ve hakimiyeti (yahut devleti) ebediyyen elinde tutacaksın’ diyor. Yine diğer bir yerde Bilge Kağan ‘Türk kağanı Ötüken ormanında oturur ise ülkede sıkıntı (bun) olmaz’ diyerek Ötüken’in Türk Devleti ve Türk budunu için taşıdığı ehemmiyeti belirtiyor. Diğer bir yerde de Bilge Kağan ‘bunca yerlere ordu sevk ettim, Ötüken ormanından daha güzel bir yöre, ülkeyi idare edecek daha iyi bir yer görmedim’ diyor ve Ötüken’i ‘ıduk’ yani kutsal bir yer olarak vasıflandırıyor. Orta Asya’nın en eski imparatorluğunu kurmuş olan Hunlar’ın devlet merkezlerinin de bu yörede olduğunu bildiğimiz gibi, Göktürk kağanlarının yerini almış olan Uygur kağanları ile bazı Moğol kaanları da Orhun yöresinde yani aynı yerde oturmuşlar ve hatta orada şehirler kurmuşlardır. Bu vakıalar Bilge Kağan’ın Ötüken ile ilgili sözlerinde ne kadar haklı olduğunu açıkça meydana koyuyor. Çok doğuda oturan Moğollar’ın devlet merkezi olarak batıdaki Orhun bölgesini seçmeleri dikkate değer olup bunda, hemen her şeyde olduğu üzere Türk geleneklerinin tesiri belki söz konusu olmakla beraber, bu husus daha ziyade o yörenin stratejik ve ticaret bakımlarından taşıdığı ehemmiyet ve tabii güzelliği ile ilgilidir.Faruk Sümer, Eski Türkler’de Şehircilik)
Tanrı Dağları ne kadar yüksekliktedir: 4000 ile 5000 metreye varan zirveleriyle omurgayı oluşturan 1600 km. uzunluğunda, 300 km. genişliğindeki Tanrı Dağları bulunmaktadır.
Tatar şefleri Marc ve Jean hangi etnik gruba aittir: (Naymanlar’ın, b.n.) Kereyitler’in ve üçüncü bir halkın, Öngütler’in aşağı yukarı aynı anda Hıristiyanlığı kabul edişi kuşkuya yer bırakmaz. İsimlerinin Jean, Paul, Simon, Luc, Jacques, Jesus ve Georges olması, Ordos’ta bulunan yüzlerce bronz haç din değiştirdiklerinin kanıtıdır. Öngütler, Tang döneminde (618-907) Ordos ülkesinde Sarı Irmak’ın kıvrımının kuzeydoğusunda yaşamaktadır. Ya sürgün ya da göç nedeniyle Kin (Jin) hükümranlığı altında, ilk yurtlarından kuzey Mançurya’ya uzanan geniş topraklara yayılmışlar ve Kerülen Vadisi’nde yaşayan vahşi Tatarlar’la temasa geçmişlerdir. Bu halka da yeni dinlerini öğretmişler midir ya da havarilik görevi batılı misyonerlerce mi yürütülmüştür? Bu halkın derin hıristiyan inancı dinlerinin onlara sağladığı başarıları hanelerine yazmasını sağlamıştır. 1089-1100 yıllarını anlatan Çin kaynakları da iki Tatar şefi Marc ve Jean’den söz ederek bunu doğrular.
An-lu-şan Türk müdür, Çinli mi: 755’de Sogd ve Türk melezi ya da Sogdlaşmış bir Türk, yani İranlı bir Türk olan ünlü bir asker An-lu-şan, tamamen paralı Türk askerlerden oluşan bir orduyla Fan-yang’da Tanglar’a karşı ayaklanır. Karizmatik bir kumandan olan An-lu-şan görkemli başarılar elde eder ve iki önemli başkenti, Lo-yang ve Şang’an’ı ele geçirir. İmparator Hiuan Tsong (Xuanzong) (712-762) Seçuan’a kaçmak zorunda kalır. Kaçak imparatorun oğlu Su-tsung (756-762) savaşmaya karar verip ülkesinin eski bağlaşığı Uygurlar’dan yardım isteyinceye kadar Tanglar kaybettiklerini düşünmüşlerdir. Bayan Çor (747-759) ya da ona verilen unvanla, İlteriş, ordusunu deneme ve kendisinin üstün niteliklerini ortaya koymak fırsatı bulur (757). Çin kuvvetleriyle yan yana çarpışan Uygurlar Lo-yang’ı alır. İmparator Bayan Çor ve beg’lerini (günümüz Türkçesiyle bey) övgüye, hediyeye ve ünvana boğar.Kağana küçük bir Çinli kız hediye eder ve her yıl yirmi bin parça ipek kumaş hediye edeceği sözünü verir. Bu arada Uygurlar, Kırgızlar’la kuzey sınırlarında çıkan bir çatışmanın ardından ülkeyi terk ederler (758). Aynı yıl An-lu-şan öldürülür; kısa bir süre sonra oğlu da öldürülür.(Roux, Orta Asya)
Cengiz Han’ın batı yürüyüşünde görev alan Türk beyleri: Cengiz Han’ın batı yürüyüşünde, yani Harizimşah veya hükümdarının üzerine yaptığı seferde üç Türk beyinin veya hükümdarının bulunduğunu biliyoruz. Bunlar Uygur İdi Kut Barçuk, Alamalık beyi Suğnak Tigin ve yine Karluk Kayalık Hakimi Arslan Han idi.
Halkların doğru isimleri nelerdir: Önüne aşılması gereken engeller çıksa da bilim devamlı gelişmektedir. Bugün radio-karbon datalarının dışında yapılan ilmi araştırmalar daha önce bazı arkeolojik bulgular veya M.Ö.1.yüzyıla ait antik Çin hiyeroglif okuyuşlarına istinaden önümüze konulan meşrut halk isimlerinin yanlışlığını ortaya koymuştur.Artık Pazırıklılar yerine Yüeçiler denilmesi gerekirdi ama B.Laufer bu kelimenin Sogdo yani Sogdlular’ı gösterdiğini ispat etti. Tagarlar yerini Dinlinler’e, Sunnu-Hunlar, Toba-Tabgaç, Siyenpi-Sibir, Tu-kiu Türkler’e (Göktürkler) yerini bıraktı.(L.N,Gumilöv, Hazar Çevresinde Bin Yıl)
Çeşitli Türk kavimlerinde yurt adı: Bizans kaynaklarında, Bulgarlar’ın Agul adı verilen müstahkem konak yerlerinde oturdukları yazıldığına göre yukarıda zikri geçen sahanın da adı idi. Osmanlı, Azeri, Agıl, Aul, Tobol Tatarları’nda aul, Altaylılar’da, Teleutlar’da, Kara Kırgızlar’da, Uygurlar’da ail = yurt ve köy.
Dipçe: Gombocz Zoltan. Bul. Türk. Lehnvörtex 108.
Karşılaştırınız:Fehe AH. VII, 24. Geza, Feher, Bulgar Türkleri Tarihi.
On Ok : Bugün kalan çoğul ekimiz, modern Türkçe’deki /l.r/. genizden söylenen arkaik /*r/ nin türevidir. Bugünkü Çuvaşça’da başka bir çoğul eki saptıyoruz, bu çoğul eki /l.r/ in yerine /s.n/ dir ve şimdi /s.m/ haline dönüşmüştür. Tinessem (deniz) demektir örneğin. Bu da proto Türkçe Çuvaşça dilinde ikincil bir çoğul ekinin ipucunu verir, yani /n./ ekinin. Bu ek, Çuvaşça olmayan Türkçe diyalektlerinde de iz bırakmıştır. Eski Türk metinlerinde kirkin (dişi köle) sözcüğü vardır, der Torday. Türkçe’deki kız sözcüğünden türetilmiştir. Aynı metinlerde bir de aran sözcüğü vardır. Bu da cesur, onurlu erkek demektir ve “ar” gerçek erkek anlamına gelir. Yine bugün kullanılmayan “oğli” sözcüğü de çocuk/torun (zürriyet) anlamına gelir –ki bu sözcükten “oğlan türemiştir.Tavşan, sıçan, şibagun (kuş), jagnum (fil), arslan, kaplan gibi hayvan isimlerindeki son ekin bazı kavim isimlerinin sonlarındakiyle aynı olması da bize ipucu verir. Türk Uygur Federasyonu’nun 10 boyundan sekizi, Yaglakar, Utigar, Kurabir, Orkundur, Bular, Hazar, Yakbutkar, Ayabir arkaik /*r/ ekiyle biter. Bir tanesi de Adiz, /-z/ çoğul ekiyle.
Proto Türkçe Çuvaşça çoğul ekinin en önemlilerinden biri de /-n/ ekinin Xun/Hun kabile ismindedir. Zaten Xun(Hun) sözcüğü bugünkü Baykal Buryat Moğol diyalektinde kişi anlamına gelir.Torday, dil tarihçisi Panfilow’un ilksel bir Altayik diyalekt olan Tunguz Evenki dillerinde yaptığı araştırmalarda, kişi sözcüğündeki n” sesçiğinin, bir çoğul olarak doğduğunu kanıtladığını yazar. Bu avcı toplumlarında dig (dik)ağ anlamına gelir, digen ise dağ adamı demektir. Nge (nehir) sözcüğünden ngan (nehir adamı) sözcüğü türer.Uygurlar’da Xun isimli bir kabileden söz eden Torday, Çince söylenişinde bu sözcüğün Huen olduğunu belirtir. Yazar “halk” sözcüğünün Moğol irgen, Evenki digen ve Uygur budun sözcüklerindeki çoğul eklerine indirgendiğini bir kez daha vurguladıktan sonra Ptolemi’nin Karadeniz kıyısında işaret ettiği Xounoi isimli bir halka geçer. İ.Ö. 150 yılına. Altaylılar için bu bölge henüz oldukça erken sayılmalıdır. Ne ki, birinci yüzyıldan bu yana Kırım’ın kuzeyinde, Turcae isimli bir orman halkını kaydeder Pomponius Mela (De Cronographia, Kitap 2, İ.Ö. 37-41). Torday, aynı ismin, Pliny’nin (İ.Ö. 23-79) kabile listesinde de yer aldığını belirtir.
Teoman ve onu öldürerek yerine geçen Mete’nin kurduğu imparatorluğun Çin kaynaklarındaki ismi Hsiung-nu’dur. Torday, Türklerle Hsiung-nuların tarihi kayıtlara göre ilk karşılaşmalarının İ.Ö. 3.yüzyıla uzandığını yazar. Mete adıyla bildiğimiz Mao-tun (Çince’nin doğru okunmasıyla bu ismin aslında Batur olduğu çok geç de olsa anlaşılacaktır), bu tarihlerde Yukarı Yenisey’deki beş boyu boyunduruk altına almak ister. Bu beş boydan birisinin etninomu henüz anlaşılamamıştır. İkisi, Uygurların ataları olan Ting/ling ve Kırgızlar’dır, bunların Türk olduklarına şüphe yoktur. Hâlâ göçebe yaşamaktadırlar. Kalan diğer iki kabile ise Oguz/Ogur’ların ve Sirlerin atalarıdır, Torday’a göre. Her iki Türk boyunun isimleri de Orhun yazıtlarında yer alır.Türk-Hsiung-nu ilişkisi, Moğol steplerinde bir beş yüz yıl devam ettikten sonra kaybolmuştur. Dış Moğolistan bozkırlarında Moğol ve Türk boyları arasında bir dizi savaşın ardından 6.yüzyılda nihayet T’u-çüeh adlı bir halk zaferle çıkar. Bu isim, çoğul ekiyle Törküt halini almış Törk isminin Çince söylenişidir.Törkütlerin yaşlı hanı ölünce On Boy’a bölünürler. Her biri bir okla ifade edilen “On Ok” ya da.Torday, ok ve boy (kabile) sözcüklerinin aynı anlama geldiğini söyler. Daha doğrusu ok sözcüğü ile uk (eski Türkçe’de boy ve kabile) sözcükleri benzeştir. Uk, hem boy demektir hem de soy anlamına gelir, bu sözcük 10.yüzyılda Kaşgari’nin sözlüğünde ogh-li, ogh-lan olarak tekrar karşımıza çıkar. Etimolog Clauson’a göre ogh, ok sözcüğünün diğer bir söylenişidir. Ok veya uk, söylendiğinde iki anlamı da verir. Ok ve oğul. Burada belirtmek gerekir ki, Çuvaşça’da ok, ukha’dır.
Ortay Asya’nın doğu ve batı ucunda boyların çoğul eklerinin (yani –r, -z, -n) hepsi ogh köküne eklenir. Volga dolayında Oghur olur, doğuda ise Oghuz.Macar araştırmacıya göre, Kırgız (Kırk Oghur, yani kırk Boy), On Uygur, Kutrigur, Utrigur da böyledir.On sözcüğü ve Ok/ogh kökü önemli bir boy isminde bir araya gelir. Bizanslı tarihçi Priscus, 461-465 yıllarında “Onoguroi”ların Bizans’a bir elçi yolladığını yazar. Bir yüz yıl sonrasında yaşayan Jordanes ve Agathias adlı tarihçiler de, aynı kabilenin Pontic (Karadeniz) bozkırlarına kadar uzandıklarını belirtir. Bir yüz yıl sonrasında, başka bir Bizanslı tarihçi, Theophylactus Simocattes, aynı boydan söz eder ama bu defa Unnugunoi ismiyle yazar.Torday, bu iki farklı söyleyişin Türk çoğul eki –r ile –n alternatif söylenişini izah ettiğini vurgular.
On + og(uh) + ur. Şöyle de söylenir: unn + ug(uh) + -un. Ya da Un + nug(h) + -un. Anlamı: On + ok(boy) + çoğul eki. Buradaki Onog / Unnog ile Orta Çin söylenişiyle Hsiung-nu arasındaki benzeşme tabii ki akademisyenlerin gözünden kaçmaz. Torday, hsiung sözcüğünün Türkçe’deki on (10) sözcüğünün Çince söylenişi olabileceğini tahmin eder. Çünkü Çinli tarihçiler, Hsiung-nu boylarında her bir hakanın on bin atlıdan oluşan ordusuna nak’ ismini verir. yani ok sözcüğünün Çince’deki bozulmuş ifadesini.Böylece Hsiung-nu sözcüğünün gizli anlamı çözülür: On ok, Ya da Oğuz.
kaynak: Özcan Yüksek, Atlas dergisi, Temmuz 2005
saygılar engse
hangileri yalancı idi
Muhammet zamanında araplarda hakim olan putperestlik dini vardı. diğer dinler komşular vasıtası ile belli bölgelerde etkilerini gösterseler de, Mekke ve Hicaz da bu dinlerin hiç biri yerleşememişti. Kabe o zaman da İbrahim’in tapınağı olarak biliniyordu ve kutsaldı. Savaşa gidenler,başlarını kazıtarak Kabeyi ziyaret ederdi. Yarımada nın çeşitli yerlerinde Kabeye benzer yüz kadar daha tapınak vardı,onların da etrafı tavaf edilir ve kurbanlar kesilirdi. Kureyşlilerin Mekke dışında Kabe ye ek olarak Batn-ı Nahle de,Uzza tapınağı vardı ve bakımı Süleym kabilesine aitti. Araplar o dönemde cinlerin varlığına da inanır ve onları Allah’ın kızları sayarlardı. Lat Uzza ve Menat ta birer cin bulunur ve bunların konuştuğuna inanılırdı.Diğer monoteist dinler kulaktan kulağa yayıldıkça Araplar da artık bu put olaylarına eskisi kadar rağbet etmiyorlardı ve geniş kudretli bir Tanrı fikrini daha mantıklı buluyorlardı. Tanrılara, yani putlara olan bağların zayıflaması Arap toplumunun zayıfladığını akla getirmemeli. çünkü araplar da bağlar ve birlik din değil kan yolu ile kurulmuştu. yani akrabalık şeklinde. Artık yazılan şiir ve kitabelerden anladığımız kadarı ile Araplar Tanrılar’ın üzerinde olan bir Allah fikrini benimsemeye başladılar ve hatta Allah üzerine yemin etmeye ve Allah içeren isimler almaya başladılar. Bu bağlamda Kuran daki Biz putlara ancak bizi Tanrıya yaklaştırsınlar diye tapıyoruz ayeti de bu durumu teyit etmektedir.Araplar da daha önce Tanrının özel bir adı yoktu, her kabile kendi Tanrısını kastederek Rabbimiz yani efendimiz veya İlahımız derdi.Farklar putlardan geliyordu, mesela Sakiflerin Rabbinin müennesi el-lat idi. başka kabileninki farklı olduğu için Rabden kasıt da farklıydı. Allah kelimesine geçilmesi ile bir anlam bütünlüğü, işaretlenmiş ve özel bir Tanrı,Tek Tanrı kavramı ortaya çıktı ve gelişti.
İslamiyetten hemen önce Araplar kainatı kuran ve düzenleyen tek bir Tanrıya hükmetmişlerdi fakat bu yetmiyordu, onunla bir bağ kuramamışlardı ve bir din oluşturamamışlardı.İsa ve Musa dinleri vardı ama Araplar onlara pek yanaşmıyordu. çünkü Musa dini milli bir dindi, yahudi dini idi ve İsa dini ise zulum altında olan fakir Araplara diğer yanaklarını çevirme veya sabır ve tahammül tavsiye ettiğinden,milli akidelere ters düşüyordu. aynı zamanda araplar diğer dinlere karşı oldukça lakayt idiler,aynı kabile içinde farklı dini inançlar huzursuzluğa yol açmadığı gibi,Kabe’nin bile direkleri üzerinde Meryem ve oğlu İsa’nın resimleri bulunmasına kimse ses çıkarmıyordu.İşte bu sebeble mekkeliler Muhammed’e de ilk zamanlarda ses çıkarmadılar ancak putlara hucum başlayınca, Mekke’nin artık iktisadi merkez olmayacağını düşünen Mekkeliler İslamiyete cephe aldılar. Arabistan’a sızmış olan dinler arasında Mandeenler ve Harran Sabiileri olarak ikiye ayrılmış olan Sabiiler vardı.Mecusilik yani Zerdüşt dini İran dan sızmıştır. daha çok Oman Bahreyn ve Yemen de etkisi vardı. Musevilik münferit yerlerde egemenlik kurmuştu bunlar Hayber, Teyma, Yesrip ve Fedek vahalarıdır. Hristiyanlık ise hristiyan esirler ve Habeşistan,Suriye’ye gidip gelen şarap tüccarları sayesinde sızmıştır.Yarımadada hristiyanlık en büyük zaferini Necran da kaydetti.
Muhammed den önce Mekke Taif ve Medine’de putperestlikle tatmin olmayan bir takım insanlar belli araştırmalara girmişti,Tevrat ve İncil’i de inceleyen bu kişiler kendilerine Hanif demekteydi. Bunlar özellikle ataları ve Kabe’nin kurucusu gördükleri İbarahim in dinini araştırıyorlardı. En meşhur Hanifler, Varaka bin nevfel (hatice nin amca oğlu) Osman Bin Huveyris (Bu da aynen) Ubeydullah Bin Cahş (Muhammedin hala oğlu,Zeynepin ağabeyi, ve yine Muhammedin karısı olan Ümmü Habibe nin ilk kocası) Zeyd bin amr bin nevfel. Bu dörtlü çete oldukça fazla faaliyet yapmıştır. Varaka Muhammed’e görünen meleğin Cebrail olduğunu söyleyerek onun peygamberliğini müjdeleyen ve yayan şahıstır. Bu dörtlü İbrahim dinini araştırmak üzere ayrı ayrı ayrı yönlere seyahat kararı alırlar.Ubeydullah gittiği yerde Hristiyan olur ve kalır.
Şimdi gelelim Muhammed zamanında ortaya çıkan ama başarısız olan diğer peygamber adaylarına. birçok insan ortaya atılarak Peygamberlik iddiasında bulundu. Bazılarıda çevreleri tarafından iteklendi. Bunların çevresinde hemen bir kitle oluşuyor,en azından kendi kabilesince destekleniyordu.Peygamber’ gelen kabile hemen diğer kabileler üzerinde maddi,manevi menfaat tesis etme çabalarına girişiyordu.Bu sözde Peygamberlerin içinde bazıları gerçekten uzun süre tutundular.Fakat sonuçta hepsinin foyaları ortaya çıktı ve hiçbiri dikiş tutturamadı. Bir tanesi hariç ! Bu konu hakkında, İslam Tarihi Doçenti olan ve haince bir suıkast ile katledilen Bahriye Üçok’un çalışmalarından bir kesit sunmaya çalışalım.
Esved ül – Ansi : Esved ül – Ansi, yemen bölgesinde oturan Ans kabilesine mensuptu. Samilerde kahinler ve peygamberlerin Peçeli dolaşma geleneğine uygun olarak Peçe ile dolaşırdı. Kahinlik eder,güzel konuşurdu. Halkı etkiler, özellikle marifetli eşşeği ile sergilediği çeşitli hokkabazlıklar çok beğenilirdi.Bir Rivayete göre, Bir gösterisinde 100 kadar hayvanı bir çizgi üzerine dizer ve sırayla mızraklar, Hiç bir hayvan çizgi dışına kımıldamaz. Ve Halk çok etkilenir. Hicretin 10 ncu yılında Peygamberin Veda Haccından dönerken hastalandığı haberi toplumda yayılmıştı. Sessiz çalışan Esved bu haberi alınca Peygamberliğini ilan etti. Kendine Rahman ül Yemen adını vererek, kahinlerin kıyafetine büründü ve Rahman adına konuşmalar yapmaya başladı. Ans, Zebid, Üded ve Mezhiç kabileleri onun Peygamberliğini kabul etti. Hatta Necran bile birtakım kolaylıklar göstermeyi kabul etti. Esved büyük bir isyan başlatmış ve bu isyan tüm Güney Arabistan’a yayılmıştı. Buna karşı Muhammed hasta yatağından bu bölgeye, Emir ve tavsiye mektupları göndererek isyanı bastırmaya çalışıyordu. Muhammed Yemen deki Ebna’lara bir elçi göndererek Esved’e savaş açmalarını istedi. Bu arada Benül Harisler ve Kinde halkı islamiyetten dönerek Esvede katıldı. Böylece güçlenen Esved Necran’ı zaptetti.San’a ya ilerledi orayı da alarak,Şehr Bin Bazanı öldürdü ve adet olduğu üzere karısı Merzubane Azad ile evlendi. Ve Esved, Hadramvi bölgesi sınırından Taif vilayetine ve Bahreyn bölgesinden Aden’e kadar olan bütün toprakları eline geçirdi. Daha sonra Aser,Şerce,Galafika,El Cend ve Aden’i hükmü altına aldı.
Esved ül-Ansi nin sonu: Esved geniş topraklara hükmediyordu ve Zafer sarhoşluğu içinde idi.Ebnaların idaresini Komutanlarından Firuz ve Dazaveyh’e vermişti. Ne var ki bu komutanları ve Kays’ı küçümsemeye,horlamaya başladı. Bu sırada Muhammedin memurlarıbdan olan Muaz Bin Cebel, Sekun kabilesinden Müslüman bir kadınla evlenmişti, ve kabile içinde güçlenmişti. Muhammed, Muaz’a bir mektup göndererek, Esvedin öldürülmesini istedi. Muaz harekete geçti ve Esvaed’in kendini öldürteceğinden korkan Kays’ı yanına çekmeyi başardı. İşbirliği genişlemişti, aralarına Esved’in karısı Azad’ın amcaoğlu Firuz’u da aldılar. Esved’i savaş ile yenemeyeceklerinden, tuzağa düşürerek öldürmeyi planlıyorlardı. Firuz, Azad ile ilişki kurdu ve Azad kocasını öldürmüş bulunan Esved’e karşı onlarla işbirliği yapmayı kabul etti. Firuz saraya girdi ve Esved durumdan şüphelenmeye başladı. Bir meydanda, getirttiği inek ve develeri mızraklayarak bir gösteri yaptıktan sonra, vahiy duymak için kulağını yere yapıştırıp bir süre bekledi. Sonra topluluğa dönerek; Yanımda bulunan melek, Kays asidir. onun başını kes diyor dedi, yine başını yere koyup dinledi ve bu sefer de, Ey Esved, Firuz asi ve azgınlardandır, onun sağ elini ve sağ ayağını kes dediğini haber verdi. Artık vakit kalmamıştı. O gece, Esvedin karısı Azad, Firuzu saraya alarak yatak odasına sakladı. Firuz da Kays ve diğerlerini içeri sokarak, Azad’ın yanında uyumakta olan, Esved’in kafasını kestiler. Esved öyle şiddetli bir böğürtü çıkarmıştı ki Şüphelenerek gelen muhafızlara, Azad Peygambere vahiy geliyor diye seslendi. Daha sonra şehrin en yüksek kalasına çıkarak Veber’e ezan okuttular ve toplanan kalabalığın önüne Esved’in kafasını fırlattılar. Böylece Esved tarftarları kaçarak dağıldı. Fakat bu arada muhtelif rivayetlerde, bu olaydan 1 veya 5 gün sonra Muhammedin de öldüğü bildirilmektedir.Yani Esved tam zamanında öldürülmüştü. Eğer önce Muhammed ölseydi, Esved belki de doğacak kargaşa ortamında çok daha güçlenecek ve belkide dinler dahil tüm tarih değişecekti.
Müseylimet ül Kezzab Yemame : Müseylimet ül Kezzab Yemame, Necidin güneydoğusunda, Bahreyn’in batısında yaşıyordu. ziraatçilikle rahatça geçiniyor ve hanife kabilesinin kontrolunde bulunuyordu. Hicretin 8.yılında Hevze ölünce, Müseylime, Beni Hanife’nin hükümdarı olmuştu. müseylime, zengin topraklara ve nüfus çokluğuna sahip bulunan Yemame’nin muhammedin nufuzu altına girmesini önlemek amacıyla, muhammed gibi yeni bir dinin, müjdecisi olduğunu ilan etti ve kuran’a nazireler söylemeye başladı.
Hicretin 10 ncu yılında şöyle bir mektup kaleme aldı; Tanrı elçisi Müseylime’den, Tanrı elçisi Muhammed’e mektuptur. Sana esenlikler dilerim. Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün yarısı bize, yarısı Kureyşlilere aittir, fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler. muhammet bu mektubu okumuş ve gelen elçilere, Siz ne diyorsunuz? diye sormuştur. onlar da aynı cevabı verince; eğer elçiler öldürülmez kaidesi olmasaydı, sizin boynunuzu vururdum… demiştir. daha sonra Müseylime’ye bir mektup yazmıştır. Bu mektubun metni bazı tarihlerde yer almakta, fakat orijinali elde bulunmamaktaydı. Bu tarihi vesika Topkapı Sarayı Müzesi’nin Mukaddes Emanetler Dairesi’nde ortaya çıktı. Hicretin 10 ncu yılı sonuna doğru muhammet tarafından übeyy b. naab’a yazdırılıp Müseylime ye gönderilen bu mektubun Türkçesi ise şöyledir.son cümle tam olarak okunamamıştır.

Müseylime nin Vahiy lerinden örnekler: Tohum ekerek Ekin yetiştirenler, Ekinleri biçenler, Buğdayları savuranlar, Sonra öğütenler, Onlardan ekmek yapanlar, Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak, Et suyunda ıslatanlar, Ve bunların üzerine, Sade yağ dökerek yiyenler, Şerefine and içerek, temin ederim ki, Siz hayvan besleyerek cadırda yaşayanlardan, daha meziyetlisiniz.
Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi. Karanlıkları basan gece, Siyah Kurt ve yaşına basan, Çatal tırnaklı hayvan adına and içerek, Üsseyid’lerin, Harem’in hürmetini çiğnememiş, Olduklarını teyit ederim. (müseylime’ye gelen vahiy)
Nar ibn Haris: Nar ibn Haris, ibnul Mukaffa, kendine ait bir Kuran yazmaya calistigi icin, zındıkların başı ilan edildi. EbuTayyib kendine Kuran geldigini ve Peygamber oldugunu iddia etmistir. 980 yilinda oldurulmustur. Ebul- Alal-Muarri’nin de Kurana nazire olarak, kendi Kuranını yazmasi ve peygamberlik iddiasi nedeniyle 1074 de oldurulmustur. Horosanlı Ebu Muslimin katibi ve muridi Hasim (778) 2 yil hukum surdu guclendi ve kendi sarayinda sulalesiyle birlikte yakildi. dördüncü mehmet zamaninda izmirli bir yahudi olan Sabatay Sevi (1666) Mesih oldugu iddiasi ile ortaya cikti, 10 yil boyunca pek cok Museviyi Hiristiyan yapti. sıkışınca islami kabul etti ve hayatini kurtardi.Zagreb’li bir Hırvat olan Ibrahim Muhammedin cismi ile gonderildigini ve son peygamber oldugunu iddia etti. Guclendi sayisiz muridi oldu ve 1746 da idam edildi.
Said-i Kurdi (Said- Nursi) de kendini bir peygamber olarak nitelemiştir. yazdığı kitapları, kurana eş ölçüde, değerli gostermistir. halen müridi olan bu sahtekarın, mürid sayısı ve modern Turkiye’ye verdigi zarar bilinmemektedir. Bunlarin yani sira Abul-Huseyn Ahmed ibn Yahya al-Ravendi icin de Peygamberlik iddiasinda bulunuldugu iddia edilse de, al-Ravedi’nin onemli bir dusunur oldugu anlasilmaktadir. Muhammed’e sert sekilde elestirler getirirken sunları söylüyor;muslumanlar, muhammetin peygamberligine delil olarak, O’nun getirdigi kitaba kimsenin nazire yapamayacagini soylemis oldugunu gosteriyorlar. Peki onlara denilse ki; Oklides de kendi kitabi gibi bir kitabi hic kimsenin yazamayacagini soylemistir. Peki Oklides boyle demekle peygamber mi oluyor? Al-Ravendi’nin bir cok kitabi oldugu soylenmekte ve at-tac adli kitabinda Kurana nazire yaptigi aktarilmaktadir. Bu kitap bugun elde yoktur.